Bir kutup ayısı öyküsü vardır, şöyle:
Yavru kutup ayısı annesine sokulur ve sorar:
- Anne, senin annen de kutup ayısı mıydı?
- Evet yavrucuğum.
- Peki onun annesi?
- Evet yavrucuğum.
- Peki anne, babamın annesi babası da kutup ayısı mıydı?
- Evet yavrum.
- Peki onların anne babası da mı?
- Evet yavrum. Nedir bu merak, niye soruyorsun? Bizim sülalemiz binlerce yıldır kutup ayısıdır.
Yavru kutup ayısı biraz daha sokulur annesine ve der ki:
- Ama anne, üşüyorum!
İklimden, üşümekten, mevsimden, "mevsimlerin insana yaptığı fenalıklardan" ne zaman söz açılsa, yavru kutup ayısı sorularıyla, "ama anne..." deyişiyle, "üşüyorum" vurgusuyla gelir oturur karşıma.
Her fırsatta, herkese bu sevimli öyküden söz etmekten kendimi alamam.
Üşüyoruz ve sebepsiz sanıyoruz üşümelerimizi.
Vakt-i evvelde yalnız üşürdük. Şimdi, topluca üşüyoruz.

ANNE çok mu yorgunsun?”
“Evet canım. İş yorgunluğunun üstüne tuz biber oldu şu dönüş trafiği. Biraz dinlenip kendime gelmem lazım.”
“Anne… Beni seviyor musun?”
“O nasıl söz öyle yavrucuğum. Bütün anneler çocuklarını çok sever.”
“Bana sarılsana.”
“Gel bakalım yumurcak seni.”
Küçük çocuk annesinin boynuna sarılırken “Zezé haklı” diyordu içinden. Hani şu sıralar okuduğu Şeker Portakalı adlı romanın kahramanı yaramaz Zezé. Gerçekten de fabrika dedikleri yer aslında “her gün insanları yutan, akşam olunca da çok yorulmuş insanlar kusan bir canavardı.”
Bir yazida okudum diye hatirliyorum “Eskiden, evlendigimizde her sey elimizin altinda olmazdi. Evin ihtiyaçlari zaman içerisinde alinir, böylelikle her alinan yeni esyayla beraber evde bir sevinç olurdu. Bu sevinç ise insanlari birbirine daha çok baglar, muhabbeti ziyadelestirirdi. Ama simdi durum öyle degil ne yazik ki! Gelin ve damat yeni evlerinin kapisini açinca içeride igneden iplige her seyi hazir buluyorlar. Ekmek kizartma makinesinden, bulasik makinesine kadar her seyleri var. Fakat bu hazira konma bundan sonrasi için tehlikeli. Her türlü lükse sahip, birbirine daha yeni yeni alismaya çalisan ve ayni evde yasamaya mecbur iki yabanci insan, evlerinde olan seylerin tüketimi bittikten sonra belli bir tatminsizlik içine giriyorlar. Bu da evlilikte istenmeyen sonuçlari dogurabiliyor.”
Belki yüzde yüz doğruyu yansitmasa da genel açidan bakarsak gerçeklik payi var bu yarginin.
Kahvaltı mı yapılacak, markete gidilmeli. Akşam yemeği için malzeme mi lazım mutlaka markete uğranılmalı. Artık sofralarımız kutu kutu yiyeceklerden oluşuyor.
Şehir hayatı belki birçok şeyi imkansız kılıyor olsa bile doğal ürünlerle beslenmek yine de mümkün.
Salçalar, yoğurtlar, reçeller, konserveler... Halbuki geçmiş yıllarda yazın bu mevsimi hummalı çalışmaların olduğu zaman dilimleriydi. Bir yanda domates ve biberden salça yapılırken diğer yanda evlerin balkonlarında tarhana, erişte kurutulurdu. İpe dizilen bamyalar, patlıcanlar kışın en güzel yemekleri oluştururdu. Ama artık büyük şehirlerde bunları yapmak neredeyse imkansız. Artık evlerde yoğurt bile mayalanamıyor. Çünkü paket sütünden yoğurt olmuyor. Yazın en güzel meyvelerinden reçeller de yok. Hazır reçeller bir market uzaklığında çünkü. Ama doğal olana dönmeye her zaman için bir fırsat vardır. İşte size birkaç öneri:
Sınırlarını bilmeyen çocukların sayısı giderek artmakta.Paralelinde hayata hazırlığı olmayan çocuklarımızın da sayısı artmaktadır anlamında bu...
Anne baba olarak tüm hayatı boyunca çocuklarımızın yanı başında olma şansımız ne kadar.Onların adına her şeyi yapmak , kararlarını vermek, problemlerini çözmek, ,ihtiyaçlarını bir fiil karşılamak, hayatlarının idamesini abartmak gibi işleri üstlenmemiz ne kadar mümkün ve de ne kadar doğru...
Son yorumlar
1 hafta 5 gün önce
2 hafta 13 saat önce
3 hafta 1 gün önce
3 hafta 2 gün önce
3 hafta 2 gün önce
3 hafta 2 gün önce
3 hafta 2 gün önce
3 hafta 2 gün önce
3 hafta 3 gün önce
3 hafta 3 gün önce