Bir gün güzellik ve çirkinlik bir deniz kıyısında karşılaştılar. Hadi, denize girelim dediler ve giysilerini çıkartıp sularda yüzdüler.
Bir süre sonra, çirkinlik kıyıya dönüp güzelliğin giysilerine büründü ve yoluna gitti. Güzellik de denizden çıktı; ama kendi giysilerini bulamadı.
Çıplak olmak utandırıyordu onu, çaresiz çirkinliğin giysilerine büründü ve yoluna devam etti... O gün bugündür erkekler ve kadınlar onları birbirine karıştırır.
Ancak içlerinden güzelliğin yüzünü önceden görmüş kimileri vardır ki, giysilerine bakmaksızın tanırlar onu.
Doğan Cüceloğlu' nun,eğitimdeki katılımcılarla aralarındaki konuşma:
Arkadaşlar, aranızda ölümcül hastalığı olan var mı?
Allah'a şükür, hocam, bildiğimiz kadarı ile yok.
Ne güzel! Peki, bana, istisnasız tüm insanların, yani altı milyar insanın da başına geleceği garanti bir şey söyler misiniz?
Cevap neredeyse otomatik olarak çıkar: Ölüm.

Çocuklara sorsanız; büyüyünce ne olacaklarını...Bir kısmı, biraz düşünür ve şunu der:Dede olacağım...
*
Çünkü, diye izah ederler sonra...
Çünkü dedelerin ceplerinde o kadar çok şeker vardır ki; kendilerinden artanlar çocuklara bile yeter!
.....
Siz, çocukken ne olmak isterdiniz?
*
Fakat çocuklar iki şeyi bilmez...
Birincisi şudur: Her dede şeker yiyemez...
İkincisi ve en önemlisi ise; her dedenin ceplerinden şeker bulunmaz!*
Cidden öyle… doğru okudunuz, öfke çok işe yarar!
Öfke; etrafınızdaki insanları, sizi çok fena zorladıkları konusunda uyarır öncelikle. Kızdığınızda, öfkelendiğinizde, hatta öfkeden kıpkırmızı olup, burnunuzdan dumanlar fışkıracakmış gibi bir görüntü sergilediğinizde, karşınızdaki kim olursa olsun geri adım atmaya başlar. Üzerinize fazla geldiğini, epeyce bir zorlandığınızı hisseder.
Daha sonra; başka bir durumda, bunun tam karşıtını da yaşarsınız. Şöyle ki; karşınızdaki insanın öfkesinden hızlı bir ders çıkarır, en kısa yoldan onu yatıştırmanın gerekliliği duygusuna kapılırsınız!

Öpeyim de geçsin.
-Öp de geçsin.
Minik bir el dünyanın en şefkatli dudağına dokunur önce. Az önce dokunduğu sıcaklıktan başka bir sıcaklıkla buluşur. Yakmayan, acıtmayan… Aksine şifaya bulayan, iyileştiren… Sonra da küçük bir buse konar yaralı minik ele. Yukarıdaki sözcüklerin doğruluğunu ispat edercesine geçirir acısını.
O şefkat timsali kulağımıza o büyülü cümleyi her fısıldadığında inandık. Tereddüt etmeden acıyan yerimizi ellerine bıraktık.
ADIM HÜRMET. Adım gibi inanın çok hürmet görüyorum çocuklarımdan, etrafımdan. Hiçbir şeyim eksik edilmiyor. Ama gelin görün ki, içimde doldurulamayan bir boşluk var. Ne mi diyorsunuz? 15 yıl önce dünyasını değiştiren kocamın boşluğu bu. Kocam İsmet. Yakışıklıydı, çok hareketliydi. Çok iyi hizmet beklerdi. Biraz da sertti. Ama olsun, kocamdı. İkimizde aynı hastalıktan muzdariptik. Ben daha ağırdım ama ilk giden o oldu. “Yaptın yine bana yapacağını” dedim öldüğünde.
“Ölmek bana daha yakın dururken, üstelik ben yatarken sen gidiverdin. Gittin de içi doldurulamaz bir boşlukta, altı çocukla bıraktın beni.
İNSANIN BİR EŞİ OLMALI, AMA ADAM GİBİ !!!
İnsanın eşi olmalı, bakarken yüreğinin kabardığı, gözlerinden gözlerine yüreğinin aktığı...aşık olduğu bir eşi olmalı!
Sabah gözlerini açtığında, yanında olduğunu görüp, şükürler etmeli Yaradana. Koklamalı saçlarını. Uyuyan eşine şefkatle bakıp, usulca dokunmalı yüzüne, varlığını hissedebilmek için. Parmakları titremeli, incitirim korkusuyla. Sürekli çağlayan bir pınar olmalı gönlü...kramplar girmeli midesine, onsuzluk aklına geldikçe!
Konut ve iş yerlerinizi boyatırken tercih ettiğiniz renk, zihninizde yaratacağı etkiye dikkat çekiliyor. Uzmanlar, iyimserlik ve kendine güven duygusu uyandıran sarıyı çalışma odaları için önerirken, kırmızının çevreye yaydığı enerji nedeniyle fiziksel aktivitelerde artışa yol açtığını söylüyor. Sarı rengin verdiği enerjiyle, kişinin zihinsel faaliyetlerinin artacağı ve altın sarısı tonlarının ise zihin üzerinde olumlu etkiler sağladığı belirtiliyor. Sarıyı seviyorsanız çekinmeden duvarlarınızı boyayabilirsiniz ama koyu olmamasına dikkat edin. Zihninizi açacak sarı, özellikle çalışma odaları için ideal.
Lacivertte yatıştırıcı etki
Hayat nedir? Nasıl yaşanır? Ben kimim, sen kimsin, diğerleri kimler? Bu koca dünyada Benim yerim neresi?
Kendimi, nereye koymalıyım? Kime yakın kime uzak durmalıyım? Herkes bir şeyler gösteriyor bana,Hangisine alıcı gözle bakmalıyım? Ben, keşfedilmemiş bir ülkeyim Ve sınırları çizilmemiş.
Kendimi diğerlerinden seçebilmem için
Bana ayna olmanıza ihtiyacım var!
Kendimi nasıl görmeliyim?
Başarabilecek miyim hayat denen karmaşık yollardan, sağ salim geçebilmeyi?
Köyün birinde kuraklık olmuş..Ne tarlaları canlandıracak, ne de hayvanların içebileceği bir damla su varmış..Tam bir kuraklık havası hakimmiş.
Çaresiz köylüler, çareyi Hak kapısında aramışlar..Çoluk çocuk herkesi toplanmış, yanlarına hayvanlarını da alarak, yağmur duası için kırlara çıkmışlar..
Köyün imamı eşliğinde tövbe ve istiğfar edip Allah’tan merhamet dilemişler..
Henüz onlar ellerini indirmeden, Allah’ın inayetiyle gök gürlemeye başlamış..
Köy halkı da sağanak yağmur altında sırılsıklam olmuş..
Sadece şirin bir kız çocuğu ıslanmamış!..
Geçmiyecek biliyorum....Ne yapsam ne kadar kendimi teskin etsemde olmayacak..Her defasında acaba mı sorusu beynimi meşgul edecek..Her tahlil günü,öncesi ve sonuç alma zamanı kalbim hızla atacak..Gözlerim o iki tahlil sonucuna korkarak bakacak..Biliyorum her ne kadar çevreme sevdiklerime yansıtmamaya çalışsamda farkındalar.Onlarda atlatamayacak..Bu bir zerzeniş değil isyan hiç değil..Sadece korku,acaba aynı şeyler başıma gelirse eskisi kadar sabr edebilirmiyim,kaldırabilirmiyim onun korkusu..
Onu ilk gördüğümde bir hastane koridorunda muayene için sıra bekliyorduk.Önce kırlaşmş saçları dikkatimi çekti,sonra yorgun ama ışıl ışıl gözleri..Belli ki yaşadığı acılar o yorgun ifadeyi yerleştirmişti ışıl ışıl gözlerine…
Hastane koridorunda sıra beklerken âdettendir hastalar birbirlerinin dertlerini sorarlar.Derdini anlatan rahatlar,dinleyen haline şükür eder içinden…
Ama o, kır saçlı küçük adam farklıydı.Hastaydı ama ne dert anlatıyor nede dinliyordu.Dünyası belli ki bambaşkaydı.Başına gelenleri tam olarak anlayamıyor yada kendi dünyasına göre yorumluyordu.
Bana öyle bir evlat nasip etki Allah’ım,
Zayıf olduğu zamanları bilecek kadar güçlü, korktuğunu kendisine itiraf edebilecek kadar cesur olsun; şerefli bir mağlubiyette mağrur ve dik kalabilsin; zaferde ise mütevazı ve şefkatli olabilsin.
Bana öyle bir evlat nasip etki Allah’ım,
Yapması gereken işler sadece birer arzu olarak kalmasın, seni tanıyan bir evlat olsun ve kendini tanımak bilginin temel taşı olduğunu bilsin .
“Ne olacak bu halimiz? Bir türlü olamadık; boşa koyduk dolmadı, doluya koyduk almadı. Bizden önce, kadınların sorunu hiçbir şey olamamaktı; bizimki her şey olabilmek. Yaş geliyor kemale, biz hala kendimizi oradan buraya atıp, çırpınıp çabalayıp duruyoruz; böyle de olacağız, böyle de yapacağız diye diye perişan oluyoruz.
Daha genç kızlardık; ilk seçeneğimiz annelerimiz gibi olmamak ya da annelerimizden farkı olmaktı. "Özgür kız" olacaktık.
SIFIR ŞEKER
Hangimiz gerçekten güldük son zamanlarda? Tebessümlerimizin bile tadı yok. Yaşadığımız sevdanın aşk olmadığını bildiğimiz halde devam etmiyor muyuz buna aşk demeye, tadını bilmediğimiz için gerçek sevginin. Pazarın tadı yok, yolculukların, gitmelerin, gelmelerin, geç kalmaların randevulara, hiçbirisinin tadı eskisi gibi değil. Söylediğimiz yalanların bile tadı yok eskisi gibi.
Sıfır beden, sıfır hata, light cola, light ekmek… Derken, gazı kaçmış hayatımızın bilemedik.
Sevgili anne ve babacığım sevgiden bahsediyordum. Sevginin benim için ifade ettiği anlamı bir bilseniz, sanırım bu güneşinizi üzerimden eksik etmezsiniz. Benim size güven duyarak sağlıklı bir kişilik geliştirmem, ancak bu şekilde mümkün olacaktır.
Biliyorsunuz bir binanın temeli ne kadar sağlam olursa, doğal afetlere karşı o kadar da dirençli olur. Öyle değil mi anneciğim.? İşte benim bu yaşım da bir binanın temeli gibidir. Sevgi çimentosundan ve empati demirinden çalıntı yapmazsanız bu yaşımın üzerine kurulacak bina o kadar sağlam olur.
Anne'den Bebeği'ne Mektup
Canım!
Sana duyduğum sevginin doyumsuz bir tadı var ama adı yok bebeğim,
Aşk desem aşk değil, sevgi desem yeterli değil.
...
Öyle bir duygu ki bu daha varlığını görmeden, sadece hissetmeyle başladı.
Sen daha doğmadan en güzel ninniler en güzel şarkılar sana adandı.
Bir sevgiliye mektup yazar gibi başladım sana duygularımı anlatmaya.
Hiç bitmeyen diyetler, sorular, ağlamalar… Genellikle de çok alış veriş yaptıkları konusunda şikâyet edilen kadınları, erkekler bakın başka hangi özelliklerle anıyor.
• Gerçek olmasa bile güzel olduğunu duymayı istemek
• İstedikleri bir şey de bile, en az üç kere hayır demek
• Hiç otuz yaşına girmemek
• Bir ortama girdiklerinde, diğer kadınlarla kendilerini kıyaslamak
• İsteği reddedilince, ağlamayı silah olarak kullanmak
• Ağlarken yalnız olmamak
Belli zamanlar hasbihal günleridir.
Buram buram dert kokan demli çaylar, sıcacık börek dilimleri, un kurabiyeleri ve daha neler neler… Hayranım, elleri hamur yoğuran, incecik zeytinyağlı dolma saran kadınlarımıza. Hayranım, her fırsatta “Difrizde böreğim var. Yanına kısırla, çay demledik mi” deyiverip evine buyur eden komşularıma… Böylesi hasbihal zamanlarında söz dönüp dolaşır hep erkeklere ya da çocuklara gelir. Serde eğitimcilik olunca, bu konuda yazacak çok şeyde bulunuyor söylenecek çok sözde.
Sahi kim kimden çeker. Kadınlara sorsan yük onlarda. Top sırası erkeklere gelince onlarda karşı taraftan yakınırlar.
Ben onu bunu bilmem:
Anne olmadan önce, sıcak yemekler pişirir ve yerdim. Elbiselerimde küçücük bir leke bile olmazdı. Telefonda sakin görüşmeler yapardım.
Anne olmadan önce, istediğim kadar geç yatar ve bunu dert etmezdim. Saçımı ve dişlerimi her gün fırçalardım.
Anne olmadan önce, evimi her gün temizlerdim. Ne oyuncaklara takılırdı ayağım, ne de ninnilerin sözlerini unuturdum.
Anne olmadan önce, çiçeklerimin zehirli olup olmaması umurumda değildi. Bağışıklık sistemi diye bir şey yoktu dünyamda.
Son yorumlar
2 hafta 4 gün önce
2 hafta 5 gün önce
2 hafta 5 gün önce
3 hafta 4 gün önce
3 hafta 4 gün önce
3 hafta 4 gün önce
4 hafta 6 saat önce
4 hafta 2 gün önce
4 hafta 3 gün önce
4 hafta 3 gün önce